24 Temmuz 2012 Salı

Bir Guguklu Saatin Azizliği

Hikaye okumak işi beni iyice sardı bu aralar. Gerçekten çok güzel hikayeler varmış edebiyatımızda. Kurgunun mükemmelliğinden falan bahsetmiyorum. Bir hikaye, "İki dost gitmiş, gelmiş, işi büyütmüş. Sonra şöyle olmuş böyle olmuş..." şeklinde sürüp gittikten sonra kurgusu mükemmel olsa ne fayda. Bence hikayeyi hikaye yapan onun anlatımındaki güzelliktir. Kelimelerin seçimi, uyumu, ahengi; anlatım tarzının hikayenin temasına mükemmel uyumu; hikayenin akıp gitmesi... Hani sözel/dilsel zeka diye bir şey var ya öğrenme psikolojisinde, işte tam onun tezahür etmesi.

Dilin mükemmel kullanımı konusunda bence ne varsa eskilerde var. Şu dil devrimi denen şeyin ne tahribkâr olduğunu Refik Halid'in tek başına Bir Guguklu Saatin Azizliği hikayesi göstermeye yeter. Kelimelerini sadeleştirmeden günümüz Türkçesinin Latin harfleriyle aşağıya alıyoruz. Onun altında da Osmanlıca Türkçesi'nin İslam harfleriyle yazılmış halini bulabilirsiniz.

Azizlik: mec. muziplik, şaka, latife

Bir Guguklu Saatin Azizliği
Dışarıda yağmur, çamur, soğuk, zifos ve karanlık vardı. Berbad bir kış akşamıydı. Hâlbuki içeride salonlar ılık, temiz, aydınlık ve pürneş’e idi; Çay veriliyordu. Ben de bu âleme dâhildim.

Fakat nedense melûl, mahzûn bir günümdü... Nezâketle hâzirûnu selamlamış, birkaç nâzikâne cümle sarf etmiş ve usulcacık bir köşeye yollanub orada, ayakta bir süslü masaya dayanub tahayyüle dalmışım. Ah hiç şüphe yok ki, şu salonda her şey ve herkes, ilk nazarda pek hoş, pek câzibedar, pek kaygusuz pek âsude görünüyordu. Sanki hepimiz bütün işlerimizi yoluna koymuş îrâdımızı masrafımıza uydurmuş, kendimizin ve çocuklarımızın istikbâlini temin etmiş, hayatımızı taht-ı emniyete almış, şimdi buraya hevâi sohbetler yapmaya, eğlenmeye gelmişdik. Ev sahipleri dudaklarında mes’ûd tebessümler ortada dolaşıyorlar, misafirler gözleri neşeli latifeler yapıyorlar, modadan bahsediliyor, Avrupa’dan dem vuruluyor, yazın yapılacak eğlencelerle bahara çıkılacak seyahatlerin projelerinden konuşuluyor. Hülâsa müreffeh mes’ûd, tâli’li adamlar gibi bu zümre en latîf hasbihâllerle ne tatlı vakit geçiriyordu. Evet, şüphesiz ki buraya İstanbul’un bahtiyarları toplanmış en dertsiz ve endişesiz insanları bu zarif salonda birbirleriyle telâki (buluşma) etmişdi.

Ben tam muhâkememi bu raddeye getirmiştim. Birden başımın üzerinde bir harhara koptu ve garib bir mahlûk bir biri üstüne altı kere:
— Guguk! Guguk!
diye haykırdı. Bakdım: duvara kâr-i kadîm antika bir saat, bir guguklu saat asılmışdı. Çâryekte bir üstündeki ufacık kapı açılıyor ve alelacayip bir kuş salona, salondakilere doğru uzanarak yerine göre, bir, beş, on, on iki defa:
— Guguk!
diye bağırıyor, sonra yine odasına ve yuvasına çekiliyordu. Belki bunda şâyân-ı hayret hiçbir cihet yoktu. Fakat, nedense, bana bu (Guguk!)lar, şu riya, hülya âleminde pek manidâr göründü; sanki onu bir feylesof azizlik olmak için asmıştı, her (Guguk) bizi hakikate ircâ' için bir ihtâr ve her esassız sözümüzle, fiile uymayan kavlimizle bir istihza idi. Hem, galiba ale’l-husus çay günleri bu (Guguk)lar o kadar yerinde çıkıyor, guguklu saat bizi o derece münasip bir yerde susduruyordu ki onun bir makineden ibaret olmayıp ayrıca bir ruha, bir zeka ve bir ilme de malik olduğuna gittiğince inanmağa başlıyordum.
— Muhakkak, diyordum, arkamızda bizi bir dinleyen var, yeri geldikçe ipini çekiyor ve saati öttürüyor!
Mesela yandaki koltuğa gömülüp yüksek sesle meclise hitap eden bir harp zengini borç gırtlağında, perişan bir halde idi ve elli lira bulmaktan aciz bir vaziyete düşmüştü. Keyfiyet de cümlemizce mâlûm idi. Gûyâ âbid hanındaki yazıhânesi işliyormuş gibi azametle:
— Piyasa durgun biraz un üzerine muamele var, fakat geçen hafta ortağımla girdik, sekiz bin lira zarar ettik!
der demez zahir akrep çâryeğin üzerine gelmişti. Kuş yuvasından çıktı ve tüccarın üzerine doğru uzanıp bir defa:
— Guguk!
diye haykırdı. Ben kıpkırmızı oldum; az daha ev sahibi de:
— Kusurunu afv edin, münasebetsizlik etti!
diyecek zannettim. Fakat baktım, kimse şu ihtâr ve istihzâ’nın farkında olmadı.

*
*  *

Şimdi tacir-i müflis sözünü kesmiş, halka yutturduğuna kâni’, memnun dinlenirken şık, zarif ve câzibedâr bir hanım efendi –Allahu a’lem, doğru olmasa gerek ama sigorta parası için geçen yıl yalılarını kasden yakdıkları hakkında ortalıkta birşâyi’a dönmüştü ve bu yıl yakacak ev dahi kalmamıştı– tatlı bir bahs açmıştı:
— Geçen kışı Nis’de geçirdikdi, ne mükemmel bir hayat o... Bu sene beğe söylüyorum, “Canım, diyorum, bu çamurlu, sıkıntılı memlekette nasıl durulur, hiç olmazsa iki ay Mısır’a gidelim!” Fakat, inatçı adam, bir türlü razı olmuyor, “Bir işim var, hele bitsin, niyetim yine Nis’de bir villa tutmak” diyor... Bakalım ne olacak!
Hanım Efendi sözünü ikmâle vakit bulmamışdı, Nis’de villa tutmak ibaresine gelir gelmez tepesinde bir har hara kopmuş ve –buçuk olmalıydı– tahammülsüz kuş kutusundan dışarıya fırlayarak:
— Guguk!
diye ona da bir defa cân u gönülden bağırmıştı... Acaba hanım alayın farkında olmuş muydu? Ben hicâbımdan yerlere geçiyordum. Lakin anladım ki tefâhür müsabakasına girişilen bu meclisde (Guguk!) değil a, bir saat icad olunsa da (Yuh sana!) diye haykırsa yine kimse üzerine alınmayacak!

*
*  *

Üçüncü bir zat, bir muharirdi ve dalgınlıkla benim orada bulunduğumu ve işlerin iç yüzünü bildiğimi de unutmuştu... Kitaplarının mazhar olduğu rağbeti, mahviyetkârâne bir şive ile, lâkin herkesin zihnine hakk etmeğe uğraşarak tatlı tatlı anlatıyor, anlata anlata bitiremiyor:
— Vallâhi efendim diyordu, bu memleket için doğrusu şâyân-ı hayrettir. İlk eserimi beş bin bastırmıştım. Beş ayda tek nüsha kalmadı... Kitapçı geçen gün ikinci tab’ını teklif etti. “Hele şu sırada dursun!” Cevabını verdim. Mâ’mafih eş’ârımı (şiirlerimi) topladım, küçük bir cilt teşkil edecek… Tâbi’ on binden aşağı basılmasına razı değil!
On bini işiten kuş [ya tekrar çâryek üzerine, yahudda şâir-i meşhûrun iki yüz nüsha bile satamayacağına vâkıf olduğundan hiddete gelmişti] birden yuvasından dışarıya atılmış ve üstadın burnuna doğru gagasını uzatıp sarîh bir istihzâ ile:
— Guguk!
diye haykırmıştı. Ben utanarak gözlerimi yere indirmiştim; zannetmiştim ki şâir de işin farkına vardı... Lakin ne gezer, galiba o bunu (Bravo!) , (Mükemmel!) gibi bir takdir ve alkış sedası farz etmiş, (Mersi), (Mersi) diye mırıldanarak koltuğuna yaslanmıştı!

*
*  *

Söz sırası bir büyük zata gelmişti, o sâbık ve lâhîk ne kadar siyasiyyûn varsa hepsini bol keseden tenkîd ediyor, sürü sürü kusurlar sayıyor, kaht-ı ricâlden dem vuruyor, memlekete yazık olduğunu söylüyor, süslü yeleğinin cebine elini sıkıştırıp meşhûr bir siyasi tavrıyla:
— Hanım efendiler, diyordu, yazık ki iş başına şark ve garba layıkıyla vâkıf bir zat, bir azimkâr ve kıymetdâr zat geçemedi. Mesela bendeniz iktidarda bulunsa idim dört kanunla bu memlekete öyle bir intizam verir, maârifi, sanâyii öyle bir teshîl eder ticareti öyle arttırır, vatanı öyle bir gülzara çevirirdim ki hasımlarıma bile meziyet mi hidmet mi takdir ettirir, dünyaya parmak ısırttırırdım. Evet, fazla değil, yalnız dört kanun, dört nizamname ile milleti şu muhâtaradan kurtarmağa benim için, acizleri için işten bile sayılmazdı!
Bu beliğ mûhim, müthiş hitabeyi tam zamanında medid muharriş, boğuk bir harhara, badehu sert, tiz, sabırsız bir sadâ-yı istihzâ tamamladı:
— Guguk! Guguk! Guguk!
Akrep tam altının üzerine gelmiş, bir çâryek kadar şu nutku dinlemekten kuş bütün tahammül ve metânetini gâib ederek yuvasından dışarıya bir çılgın gibi fırlamıştı. Yedinci gugukta henüz hırsını alamamış gibi mırıldanarak zor bela içeriye girdi... Lâkin dünyayı anladığını iddia eden o zeki vukuflu zat bu sarîh alayı hissetmemişti. Ben saatin şu nezaketsizliğinden dolayı utandığımı belli etmemek için yüzüme mendilimi kaparken o alkışlamış bir hatip edasıyla mağrur koltuğuna yaslanıyordu.

*
*  *

Siyasetten bıkan meclis artık öteden beriden bahs ediyordu. Otuz seneden beri otuz yaşını geçmeyen bir hanım efendi [söz aramızda, haber aldığımıza göre Kerime hanımla bir mukâvele akit etmişti, sokakta kendisine (Anne!) diye hitap etmemek şartıyla mah-be-mah elli lira cep harçlığı verecekti.] şöyle genç, şuh bir kahkaha ile birden:
— Cum’aya benim doğduğum gün dedi, yemeği hep beraber yeriz…
Sonra daha genç, şuh bir seda ile:
— Ben de otuzunu buldum!
diye ilave etti… Cümlesini henüz bitirmişti, birden tepemizde müthiş bir harhara koptu, guguk kuşu –hem de çâryeğe gelmeden, zâhir zenbereği boşanmıştı– kutusundan fırladı, lâyenkati’:
 — Guguk! Guguk! Guguk!
diye bağırıyor, mütemâdiyen haykırıyor, nefes nefese hanımefendiye bakarak guguklarına devam ediyordu.

Hepimiz şaşırmış, yüksekteki saate:
— Artık sus!
diye sesleniyor, yumruklarımızı sallıyorduk. Nihayet kurması biterek bî-mecâl susmuştu; susmuştu ama bir kelime ile fikrini bu derece mükemmel ve dürüst ifade eden zarîf bir heccâva ben ömrümde tesadüf etmemiştim!

Refik Hâlid

Osmalıca Metni
Hikayenin yukarıdaki latinize kısmı ve aşağıdaki Osmanlıca metinleri, Osmanlıca Sevdalıları blogundan temin edildi: 

1
2
3
4
5
6
7

Hiç yorum yok: